22 Temmuz 2013 Pazartesi

Hem padişahın işi ne?

Sultan Murat Han, o gün bir hoştur. Telaşeli görünür. Sanki bir şeyler söylemek ister sonra vazgeçer. Neşe ile üzüntü arasında gidip gelmektedir. Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:
- Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var?
- Akşam garip bir rüya gördüm.
- Hayırdır inşallah?
- İnşallah hayrolur, öğreneceğiz.
- Nasıl yani?
- Hazırlan, dışarı çıkıyoruz.
Padişah ve vezir, derviş kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki padişah hâlâ gördüğü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri, kararlı adımlarla Beyazıt’a çıkar, döner Vefa’ya, Zeyrek’ten aşağılara sallanır. Unkapanı civarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatle bakınır. İşte tam o sırada gözüne yerde yatan bir ceset ilişir. Hemen sorar:
- Kimdir bu?
Ahali:
- Aman hocam hiç bulaşma, derler. Ayyaşın, serhoşun biri işte!..
- Nerden biliyorsunuz?
- Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz!
Bir başkası tafsilata girer:
- Biliyor musunuz, der. Aslında iyi sanatkârdır. Azaplar Çarşısı’nda çalışır. Nalının hasını yapar... Ancak kazandıklarını içkiye, fuhşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem de nerede mimli bir kadın varsa takar peşine.
Hele yaşlının biri çok öfkelidir:
- İsterseniz komşulara sorun, der. Sorun bakalım onu bir cemaatte gören olmuş mu?
Hâsılı, mahalleli döner ardını gider. Tam vezir de toparlanıyordur ki padişah merakla sorar:
- Hayırdır, sen nereye?
- Bilmem, bu adamdan uzak durmak istersiniz sandım.
- Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem... Ama biz gidemeyiz; adam ne olursa olsun bizim teb’amızdır. Defin işini halletmek gerek.
Bir nurdur aydınlanır alnında
Vezir hemen bir çare önerir:
- İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar kurtuluruz vebalden.
- Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha.
- Doğru ya! Peki, ne yapmamı emir buyurursunuz?
- Dervişliğe devam edeceğiz bir süre daha! Naaşı kaldırmalıyız en azından.
- Aman efendim, nasıl kaldırırız?
- Basbayağı kaldırırız işte.
- Yapmayın etmeyin sultanım, bunun yıkanması paklanması var. Tekfini, telkini...
- Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasilhane bulmalıyız.
- Şurada bir mahalle mescidi var, ama...
- Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin?
- Ne bileyim, Ayasofya’dan, Süleymaniye’den, en azından Fatih Camii’nden...
- Ayasofya ile Süleymaniye’de devlet erkânı çoktur. Orada bizi tanıyanlar çıkar. Ama Fatih Camii’ni iyi dedin. Hadi yüklenelim...
Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen tabut bulur. Padişah, bakır kazanları vurur ocağa... Usulü erkânınca bir güzel yıkarlar ki naaş ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur aydınlanır alnında. Yüzünde bir beşâşet hâsıl olur. Hem manalı bir tebessüm okunur dudaklarında. Padişahın da, vezirin de kanı ısınmıştır bu adama. Meçhul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine de bir hayli vardır. Bir ara vezir, sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır ve:
- Sultanım, der. Yanlış yapıyoruz galiba...
- Neden, ne yaptık ki?
- Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi. Kim bilir belki hanımı vardır, belki de yetimleri?
- Doğru dedin. Öyleyse sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim.
Vezir cüzüne, tespihine döner, padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur. Nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler. Sanki bu vefatı bekler gibidir.
- Hakkını helal et evladım, der. Belli ki çok yorulmuşsun. Sonra eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar, şakaklarına dayar. Neden sonra silkinip konuşmaya başlar:
- Biliyor musun oğlum? diye dertli dertli söylenir... Bizim efendi bir âlemdi, vesselam... Akşamlara kadar nalın yapardı. Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya!
- Niye?
- Ümmet-i Muhammed içmesin diye...
- Fesübhânallah!..
- Sonra, malum kadınların ücretlerini öder, eve getirirdi. Ben sizin zamanınızı satın aldım mı, aldım, derdi. Öyleyse şimdi dinleyin bakalım... O çeker gider, ben menkıbeler anlatırdım onlara.. Mızraklı İlmihal, Hüccet-i İslam okurdum...
- Allah Allah! Millet ne sanıyor hâlbuki...
Padişahın işi ne?
- Milletin ne sandığı umurunda değildi. Hoş, o hep uzak mescitlere giderdi. Öyle bir imamın arkasında durmalı ki, derdi; tekbir alırken Kâbe’yi görmeli...
- Öyle imam kaç tane kaldı şimdi?
- İşte bu yüzden Nişancı’ya, Sofulara uzanırdı ya... Hatta bir gün:
- Bak efendi, dedim. Sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek. İnan cenazen kalacak ortada...
- Ne dedi peki?
- Kimseye zahmetim olmasın, deyip mezarını kendi kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. İş mezarla bitiyor mu, dedim. Seni kim yıkasın, kim kaldırsın?
- Merak ettim şimdi cevabını!
- Önce uzun uzun güldü, sonra;

- Allah büyüktür hatun, dedi. Hem padişahın işi ne?
Hep öyle olmaz mı bazı insanların yaptığı düzgün işler toplum tarafından farklı algılanır, oysa işin içinde ne işler vardır görebilene..
Kıssadaki erenler Nalıncı Baba olarak anılırmış.Türbesi Unkapanında, Cibali tütün fabrikasının arkasında, Harabzade Camii karşısındadır.




39 yorum:

  1. Güzel bir hikaye:) Ah! şu ön yargılar. Bazen siyahla, beyazı karıştırıveriyoruz, gözün gördüğüne kanarak.:) Sevgiler.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Önyargıları yıkmak atomu parçalamaktan zordur diyen Arşimet miydi?:) Sevgiler..

      Sil
    2. Einstein diye hatırlıyorum :)

      Sil
  2. çok etkilendim,çok güzel bir yazı hiçbirşey göründüğü gibi değil hayatta bazen unutuyoruz...

    YanıtlaSil
  3. Çok beğendim, zaten çok severim bu tarz hikayeleri. Ara ara hatırlamak gerek böyle güzellikleri.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Katılıyorum ara sıra hatırlanmalı..

      Sil
  4. Ne varsa eskilerde var , artık herşey yalan dolan

    YanıtlaSil
  5. Harikaymış,çok etkilendim bende.İşte bilmeden ne gunahlar işleniyor,ne iftiralar...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bilmeden yine belki bir kaçarı olur ama ya bilerek işlenenler?

      Sil
  6. Zor işleri üstlenenle sayesinde nefes alıyoruz.Sevdiğim bir hikayeydi.Teşekkürler.

    YanıtlaSil
  7. Çok hoşuma gitti paylaştığınız için çok merciii....

    YanıtlaSil
  8. Tüylerim diken diken oldu ya =) bak Alexandra Abarca' da ispanyolca bişiler yazmış haha =)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Selamlar yazmış Alexandra Abarca'cım..Yorumunuza epey güldüm..

      Sil
  9. iftar proğramında dinlemiştim çok hoşuma gitti. Kimseyi yargısız infaz etmemeliyiz dimi , sevgiler

    YanıtlaSil
  10. ne güzel bir hikaye. alınacak ne çok ders var aslında. teşekkürler paylaşım için

    YanıtlaSil
  11. Gözünle gördüğüne bile inanmayacaksın bazen.. Hayat bunu gerektiriyor..

    YanıtlaSil
  12. Ne güzel bir hikaye.. Ne yapıyorsan Allah için yapıcaksın, başkalarının gözüne sokmaya gerek yok.

    YanıtlaSil
  13. Güzeldi. Kimin ne diyeceğini düşünmeden yaşamalı insan. Başkalarının takdiri için yapılan iş egonu beslemekten başka bir işe yaramaz bu da insanın kibirli olmasına sebep olur. Kibir en büyük günahtır. Allah'ın rızasını kazanmak insanların rızasını kazanmaktan evladır.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yaşabilene ne âlâ.Yeşom aferin be sana neler de biliyon:)

      Sil

☼ Reyhan'a Yorum Bildir ☼

UNUTMA

Öleceğimiz son günden bugüne bir perspektifle bakacak olsaydık,kararlarımız çok farklı olurdu.(Leadbeater)